|
YANLIŞ KİMDE?
Şeker Çeşmesi, yalnız benim değil, orada yaşayan herkesin hatıralarında derin izler bırakmıştır. Köyün bir kilometre kadar uzağındaki Fakı çeşmesinden getirilen bel kalınlığındaki suyu beş ayrı çeşme ile köyün münasip yerlerine yerleştirilerek köy susuzluktan kurtulmuş, kadınlar, mal, davar herkes rahata ve huzura kavuşmuştu…
Şeker Çeşmesinin ayağından başlayan bir ark, taaa, köyün altına kadar uzanır, dağdan beri süregelen dere ile buluşurdu. Çeşmeden elli altmış metre aşağıda etrafı helik taşlarla örülmüş, üzeri çalı çırpı çepellerle kaplanmış bir duvarla çevrili çok güzel bir bahçenin bir köşesinde arı damı ve içerisinde beş - on arı kovanı…
Avlu kapısından girdiğinizde, bahçe ile evi ayıran bir duvar, evin önü üzüm asmalarıyla örtülü, gök görünmez bir halde gölgelik… Yaz günleri uykunun hazzını almak için orada uyumayı şans sayardım.
Ev, yan yana iki oda, karşısında bir kiler ve yine evlik denen tavana kadar kat kat yatakların boy gösterdiği bir başka oda, ortada büyükcek bir salon… İki Kişi kalırdı, Kara Hacı ve Ayşe karı karı değil de, gari derler ihtiyar kadınlara… Yılların verdiği ağırlığı taşıyamamanın ezikliğini her hali ile ifade eden yüzlerindeki memnuniyeti değil anlatabilmek, resim etmek bile kolay değildir.
Kara Hacı saraçtır, mestleri, ayakkabıları tamir eder, önünde meşin bir örtü, örs, çekiç, avuç dolusu birkaç kapta ayrı küçüklükte mıhlar, külek mıhları… Odanın yanındaki örtülü bir raf vardı, rafı çocukluk merakımla kaldırdığımda orada da gördüğüm gazocağı tamirinde kullanılan, yedek memeler, gaz ocağı iğneleri vs. bir sürü ıvır zıvır…
Odanın bir köşesinde gömme banyo, banyonun üzerinde, fesleğen, kız güzeli, küpe çiçeği, susam vs. renk renk çiçekler… Karşı duvarda Hazreti Ali”nin Hayber kalesi önündeki halini temsil eden, yüzü kapalı, atın üzerinde bir heykeli andıran resimli bir halı, yanı başında duvarda çakılı iki kat raf, üstte akülü irice bir radyo, onun alt gözünde, tıraş takımı, ufak tefek kullanılan eşyalar. Pencerenin dışında içeriden görülecek şekilde kare biçiminde telden sarılı bir radyo anteni… Duvarın birinde gömme bir dolap, dolapta çay, şeker, kahve, tütün, kitaplar, tapu kağıtları, vergi makbuzları gibi kıymete haiz şeyler. Haa, yeri gelmişken söyleyeyim, çay şeker ne geziyor demeyin. O günkü şartlarda misafirlere ancak ikram edilen çay şeker hane sahibinin yüz akıdır ve önemlidir. Hele Kara Hacı için, gelip gideni, ziyaretçileri çok olduğu için daha çok önemlidir.
İrice yapısı, uzuna yakın boyu, esmerin koyulaştığı rengiyle ışıklı bir yüz, orta uzunlukta çevrimlice bir siyah karışımı ak sakal, her şeyden önemlisi devamlı tebessüm eden, tebessüm ederken gümüş dişeri açığa çıkaran güzel söz erbabı dudaklar…
Mükemmel bir görünüş.
Ya Ayşe Gari: o da küçüldükçe küçülmüş, beli kamburlaşmış, sekiz dokuz bebenin kahrıyla yılların verdiği çileyi de ekleyince her halinden ifade bulan bir sanat eseri… Her gün elinde küçük testi ile gelir, çeşmeden suyu götürürken soranlara “herif suyun bayatını içmiyo” diye de şikâyette bulundu.
Terzi Mehmet Dede, pek çok çıraklar yetiştirmiş, muhitin eşrafındandır. Uzunca bir odadır terzi dükkanı. Girince sağ taraf tamamen terzihanenin makineler, duvardaki rafların dolusunca kumaşlar, altta kesim artığı parçalar, tam karşıda iki büyük pencere ve önünde boydan boya sedir. Minderler, yastıklar… Aynı zamanda bir köy odasıdır, sohbet meclisidir, ramazan aylarında teravih kılınan mescit görevini yapar…
Ben gazocağı yakmasını pek beceremem, islendirdiğim için ocağı çıraklardan biri yakar, ben çayları dağıtır, boş bardakları toplar, ayak işlerine giderdim. Ama esas oradan aldığım sohbetlerdeki inceliklerdir.
Kara Hacı ve köyün yaşlıları, orta yaşlıları orada sık sık bir araya gelirler, sohbetler ederlerdi. Özellikle gazi olan Kara Hacı”nın askerlik hatıralın çok önemliydi benim için. O gün dinlediklerimi saman kağıdı defterime not alırdım, sonra okula gittiğimde tarih öğretmenime aktarırdım ve kendimce gözüne girmenin de yolu olarak kullanırdım.(!)
Bir gün akşam vakti olsa gerek, Terzi Mehmet dede”nin dükkanı yine kendine müdavim insanlarla dolu. Çaylar hazır, çıraklardan biri çayı dağıtırken, ben de taş gibi sertlikteki kesme şekerleri bir bir tutuyorum, herkes çay zevkine göre irili ufaklı şekerlerin içinden bir parça şeker alıp bardağa koyduktan sonra uzun uzun eriyinceye kadar karıştırıyor, bu arada sohbette söz dikkatle dinleniyordu…
Yeni çıkan komünist terör eylemleri, akülü radyonun havadislerinin başını çekiyordu. Başvekil”in beyanları bu işin biteceğine yönelikti ama pek inanmaz görünüyordu oradakiler. Kara Hacı, işaret parmağıyla kaşığı bir tarafa yatırıp bardaktan bir yudum aldıktan sonra gevrekçe gülerek, dinlenebilir kalitede bir söz olacağının işaretini vermiş gibi anlatmaya başladı:- “Beyler vardı evveli, aşiret beyleri… Onların tekerinin önüne taş koyanın çekeceği vardı. Hele Türkmen beyleri, hökümetin üstü bir kuvvet gibiydi saki. Bir gün biri ile arasında bir mesele olur, aşiret beyinin. Beye tavır almanın bir bedeli olacaktı elbette. Bey, aşiretten birini yanına çağırır, yanına gelen adama der ki;
-Bu gece filan adamı çadırında vuracaksın.
-Baş üstüne, emredersin, der.
Adamcağız eve gider, tabancasını tertemiz yağlar, bakımını yapı, mermilerini yerleştirir. Sonra vuracağı adamın çadırına varıp, karısından nerede yattığını sorar, karısı kocasının yattığı köşeyi gösterir. Akşamı bekler, tam gece karanlığı basıp ay aştıktan sonra adamın çadırına girip karının gösterdiği yere basar kurşunu, sonra da karanlıkta kaybolur gider.
Ertesi gün olur bey adamı tekrar yanına çağırtır, karşısına alır, ama her zamankinden daha öfkelidir.
-Hani lan alçak, sen filan adamı vuracaktın?
-Vurdum beyim! Sen emredersin de vurmamak olur mu? Der, bey köpürür;
-Bu nasıl vurma lan, adam az önce çadırın önünde gözümün içine baka baka geçti.
-Allah Allah, ölmemiş mi?
-Ulan şerefsiz, ölen adam çadırın önünden nasıl geçecek?
-Beyim, ölmesi lazımdı, ama noldu bilmiyorum.
Bey iyice sinirlenerek yakasını toplar,
-Yanlış yaptın lan alçak.
Adamcağız beyin karşısında ezilir, büzülür, korkunun ve heyecanın etkisi ile bağnazına kadar kurur, bütün gücünü toplayarak beye,
-Gurban olduğum beyim, bunun yanlış neresinde. Sen emir verdin eve varıp silahımı yağladım o mu yanlış, çadırına vardım karısına yattığı yeri sorarak keşif yaptım o mu yanlış, ayın karanlığında çadırına girip göbeğine göbeğine kurşunu bastım, o mu yanlış. Ölmesini bilmeyene ben ne yapayım?”demiş… Herkes kendi usulünce gülerken Kara Hacı taşı gediğine koymanın keyfi ile gülümseyerek; -Biz yanlış yapmadık, üzerimize düşeni yapıp memleketi kurtarıp idarecilerimize teslim ettik, onlar idare edemezlerse biz ne yapalım?
HASAN ULUSOY'un ihanetin Resmi Adlı Kitabından
| |