|
ELLİ KURUŞLUK İŞARET TAŞI
Helmi’nin dükkan der idi köylüler. Her kelimede olduğu gibi köylüler bazı kelimeleri işlerine geldiği gibi konuşurlardı. Hilmi, biraz ince ve dili zorladığından olacak ki, Helmi deyip geçiştirirlerdi.
Hilmi amca tam bir Osmanlı beyefendisi… Uzun boylu, babayiğit, altmışa yakın yaşına rağmen oldukça dinç, oturup kalktığı yeri bilir, etrafı eşrafı olan bir beyefendi.
Dükkanı köyün orta yeri sayılacak bir yerde, dört yolun çıkışta soluna düşer. Önünden geçen yol arazi yolu, tam karşısına düşen yol az ilerideki orta çeşmeyi tırmanınca okula çıkar, oradan da harman yerine…
Kepenginin açık olduğundan anlarsınız dükkanın açık olup olmadığını. Her sabah erkenden gelir, besmele ile kapıyı açar, sonra kepengin asma kilidini açtıktan sonra kaldırıp, dayanağını vururdu. Dükkan biraz uzunca idi. Sol duvara dayalı iki karış eninde oturmaya müsait tahta oturak, karşıdan başlayıp, sağa doğru “L” çizen tezgah, tahtadan raflar, duvarları tutmuş vaziyettedir. Kendisi girişte sağda pencereye yakın yerde üzeri birkaç minderli özel sandalyede oturur, önündeki tezgahın önemli bir bölümü sağına doğru açıktır, veresiye defteri, muhafazalı bir Kur’an-ı Kerim, yine sağına düşen tezgahın üzerinde bir gazocağı, üzerinde en fazla beş kişilik küçük bir tepsi, birkaç bardak… Onun yanında naylon torbalarda beyaz leblebi, kabuklu fıstık, sarı veya kırık leblebi, kokusu dükkanı saran akide şekerlerinin sertleri, yumuşakları ayrı ayrı, renklerine göre yan yana dururken hemen bitişiğindeki teraziyi ilk bakışta göremezsiniz. Duvardaki rafların en üstleri boş veya dolu bisküvi kutuları ile hemen atında patiska, kaneviçe, işlengi iplikleri, oya iplikleri, bir küçük bölümde lokum sandıkları, sıralanmış paket çeşitleri, arka tarafında sigara çeşitleri; Bafra, Birinci, İkinci, Üçüncü, Samsun, Maltepe, Yeni Harman, Bahar, Gelincik vs. Sol tarafında akülü bir radyo, üzerinde İsmet Paşa’nın camlı büyük bir resmi, sağ alt köşede kendinin gençlik resmi… Kutu gibi; o günün modern bir marketi idi…
Yazlıkta yatardık yaz geceleri… Bulut döğen iğdenin altında uyumanın zevkini en lüks otellerde bile bulmanın imkânı yoktur. Sabahları çiğ düşen yorganın altında yatağından doğrulan güneşin rehavetini ve verdiği uyku tadını hep aramışımdır. Bir gün uyandığımda, dedemin yeleğinin cebindeki kadife kesesini yatağın hemen yanında buldum. Açıp elli kuruş aldım ve kalabalık paraların arasından fark edilmeyeceğine inanarak, özene bezene ağzını bağladım. İnekleri, danaları harman yerine götürüp köyün sığırına kattıktan sonra, dönüşümde Hilmi amca dukanı açmış, küçük çaydanlığı ile hazırladığı çayı bardağına koymuş, her öğünde olduğu gibi yumurtalı dürümünü yiyordu. Adeti idi. her öğün küçük çaydanlığında çay demler ve evden getirdiği yumurtalı dürümünü yerdi. Parayı verdim, ballıbaba dediğimiz (bu günkü gofretin lezzetli ve tatlısını) istedim. Kutuyu açarken kokusunu hissediyordum, üç gofreti bir kâğıda sarıp elime uzattı ve keyifle çıktım dükkândan.
Dükkân dükkan değil, bazen muhabbet meclisi, bazen siyaset arenası, bazen sulh mahkemesi olurdu. İki önemli yer vardı, birisi terzi Mehmet Dede’nin terzi dükkânı, birisi Helmi amcanın dükkânı idi. İkisi de Osmanlı ruh ve terbiyesinin son sembolleri idi. Birisi o günkü malum patilerden Millet Partisini, birisi Halk Partisini tutardı. Aralarında hiçbir kaba münakaşanın olduğunu görmedi, duymadım.
Dedem her gün belli saatlerde uğrayıp, oraya sohbete gelen akranları ile saatlerce birlikte kalırdı. Helmi amcanın da küçükten beri yakın dostu idi, ikisinin birbirine ayrı bir değer verdiğini bilirdim.
O gün uğradığında, dedeme 50 kuruşu uzatıp “bunu senin torun getirdi, ama sakın kızma, ona her gün olmasa da, birkaç güne bir harçlık ver, gerisini bana bırak.” diye sıkıca tembihte bulunmuş. Dedem sık sık bana beş kuruş, on kuruş harçlık verirdi ve ben –bu gün eski tadı bulamasam bile yemekten hoşlandığım- ballıbabalardan alırdım.
Tarladan geliyordum akşamüstü… Dükkânın önüne gelince durdum, içeri bakarken beni çağırdı, oturmamı söyledi. Köyün okumuş mollalarından Şıhali hoca, Topal Halil olarak bilinen çık ve şaka yüklü konuşmalarından hoşlandığım güler yüzlü adam ve konuşurken tam bir İstanbullu olmanın hevesini sezdiğin Hamo amcanın az ötesindeki gaz tenekesinin üzerine oturdum. Sohbetlerine devam ederken, sözü hırsızlığa getirdi Helmi amca…
-Bir hırsızı yakalayıp mahkemeye verirler, bi de bakarlar ki, adam o bölgedeki bütün hırsızlıkların faili. Duyan davacı olmuş ve adamın idamına hüküm vermişler. Asılacağı zaman her mahkûma olduğu gibi ona da son arzusunun olup olmadığını sormuşlar. İdam savcısından anasının getirilmesini istemiş. Anasını getirmişler, ana yanıma yaklaş, demiş; anası yanına yaklaşmış. Dilini ısırarak kopartmış. Kadın acılar içinde kıvranırken savcı niye böyle yaptığını sorunca… Bu kadın benim anam, folluktan yumurta çaldım seslenmedi, küpten pekmez çaldım seslenmedi, ambardan buğday çaldım seslenmedi, bildiği halde beni yanına çağırıp, yaptığım şeyin yanlış olduğunu, bunun adının hırsızlık olduğunu söylemedi, babamdan sakladı ve bu da bende huy oldu. Bu huyu bırakamadım ve hırsızlığa alıştım, bu hale geldim, demiş
Şıhali Hoca konuyu ayetlerle hadislerle destekledi, sohbetin konusu hırsızlık oldu birden. Ezan vakti yaklaşırken onlarla birlikte bende kalktım. Helmi amca üç ballıbaba daha sarıp bana uzattı; -Bu gün benden olsun, amma derslerine iyi çalış e mi… dedi.
Hayatımın ilk işaret taşlarından birinin Helmi amcamın dükkânında Helmi amcamın eliyle gönül dünyama dikişini, bu gün seyrederken, dualarımı onun ruhuna yöneltiyorum…
HASAN ULUSOY'un ""İhanetin Resmi" Adlı Kitabından
| |