|
İSLAM
MERKEZİ 
- Kur'an Nedir?
- Kur'an'ın isimleri
- Kur'an'ın unsurları :
- Vahy-i metlûv
- KUR'AN NEDİR?
- Kur'an mu'cizesi
- Kur'an-ı
Kerîm'in ihtiva ettiği hakikatler
- Kur'an'a
Karşı Vazifelerimiz
- Kur'an
Okumanın Mânevî Yönleri
- KUR'AN'I
NASIL OKUMALI?
Kur'an-ı Kerîm, Allah'ın insanlara indirdiği
son Mukaddes Kitaptır. Kur'an, son Peygamber Hz. Muhammed'e (asm) Cebrâil (as)
tarafından vahiy yoluyla indirilmiş ve ondan tevatür yoluyla nakl edilerek
günümüze kadar gelmiştir. Kur'an-ı Kerîm ferde ve cem'iyete, bütün insan sınıflarına,
bütün memleketlerde ve bütün devirlerde insan hayatının bütününe, maddî - mânevî
bir hidayet rehberidir. Hükûmet başkanından, kumandandan sade vatandaşa ve sokaktaki
adama kadar herkes, orada kendisiyle alâkalı olanı bulur. Dünyevî ve uhrevî
huzur ve saadeti için gerekli bilgi ve dersleri ondan alır. Kur'an'ın sâhip
olduğu meziyet ve özellikler, âyetlerde ve hadîslerde şu şekilde beyan buyurulmuştur: "İşte bu Kur'an muazzam bir
kitabdır. Onu biz indirdik. Çok mübarektir. (Fayda ve bereketi çoktur). Artık
buna uyun, emirlerine bağlanın ve Allah'tan korkun. Tâ ki merhamet olunasınız" (el-En'âm, 155). "Şu indirilmiş Kur'an, mübarek
ve feyizli bir kitabdır ki elleri önündekini (Tevrat ve İncil'i) tasdik edicidir.
Tâ ki onunla Mekke halkını ve bütün çevresindeki insanları korkutsun. åhirete
îman edenler, namazlarına gereği üzere devam ettikleri gibi, Kur'an'a da inanırlar"
(el-En'âm, 92). * "Onlar, hâlâ Kur'an'ın Allah kelâmı olduğunu ve mânasını
düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından olsaydı, muhakkak ki
içinde birbirini tutmayan birçok söz ve ifadeler bulurlardı." (en-Nisâ,
82). "O Kur'an, insanları Hakk'a ulaştırır;
helâl ile haramda ve din hükümlerinde hakkı bâtıldan ayırır..." (el-Bakare,
185). "Kur'ân-ı Kerîm doğru yol gösterici,
mü'minlere derecelerle kurtuluşu müjdeleyicidir" (el-Bakare, 97). "Bu Kur'an, akıl sâhiplerinin,
âyetlerini iyice düşünüp anlamaları ve ders almaları için, sana indirdiğimiz
saadet kaynağı bir kitabtır" (Sâd, 29). Hâris bin A'ver'den rivayet edilmiştir:
Bir gün Hz. Ali şöyle dedi: "Bakınız, ben Resûlüllah'dan (asm): "Yakında
fitneler kopacaktır" buyurduğunu işittim. Bunun üzerine, "Ey Allah'ın
elçisi, bu fitnelerden kurtuluşun çaresi nedir?" diye sordum. "Allah'ın
kitabı, Kur'an'dır" buyurdular. (Daha sonra Hz. Peygamber, Kur'an'ın özelliklerini
şöyle açıkladı:) Onda, sizden öncekilerin tarihi, sonrakilerinin haberi ve aranızdaki
mes'elelerin hükmü vardır. O, Hak ile Bâtılı birbirinden ayıran kesin bir hükümdür.
Her kim hidâyeti ondan başkasında ararsa, Allah onu şaşırtır. O, Allah'ın kopmayan
sağlam ipi, kuvvetli fikir kitabı ve doğru yoldur. O, akılların sapıtıp şaşırmamasına
ve dillerin karışmamasına yegâne sebebdir. Kur'an, ilim adamlarının doymadığı,
asla tekrarlanmaktan eskimeyen ve hayret veren üstünlükleri bitip tükenmeyen
bir kitaptır. Yine O, öyle eşsiz bir eserdir ki, cinler dahi onu dinlediği zaman,
"Biz, doğruluk ve olgunluk yolunu gösteren hârikulâde bir Kur'an dinledik" demekten kendilerini alamamışlardır. Ona dayanarak konuşan doğru söylemiş, O'nu
tatbik eden sevab kazanmış, O'nunla hükmeden adâlet etmiş ve insanları O'na
dâvet eden dosdoğru yola yöneltmiş olur. "Kur'an apaçık bir nur, hakîm
bir zikir ve en doğru yoldur." "Kur'an-ı Kerîm, Allah Teâlâ'nın
gökten yeryüzüne uzatılmış bir ipidir." "Kur'an'ın sair sözlere üstünlüğü,
Rahman'ın mahlûkatına nazaran üstünlüğü gibidir." "Kim Allah'ın kitabından bir
âyet okursa, Kıyâmet günü kendisine nûr olur." "Evlerinizi namaz kılarak ve
Kur'an okuyarak nurlandırınız."
Kur'an, kelime olarak, "toplamak, okumak,
bir araya getirmek" mânalarına gelir. Bu isim, Kur'an'a, bizzat kendisi
tarafından verilmiştir (Bak: el-Bakara, 185). åyet ve sûreleri bir araya getirdiği;
İslâm'ın îtikad, ibâdât, ahlâk, hukuk, v.s. esaslarını toplayıp ihtiva ettiği;
dünyada en çok okunan ve okunacak olan kitab olduğu için bu ismi aldığı ifade
edilir. Kur'an'ın daha bir çok isimleri vardır. Bu isimlerden bâzıları şunlardır:
Kitab, Fürkan, Zikr, Hükm, Hikmet, Şifa, Hüdâ, Rahmet, Ruh, Beyan, Nimet, Bürhan,
Nur, Hakk...
Kur'an'ın 4 unsuru vardır: 1. Lâfız, yani,
okunur olması. 2. Arapa olması. 3. Hazret-i Muhammed'e (asm) indirilmesi. 4.
Ondan bize eksiksiz, noksansız, tevatür yoluyla nakledilmiş olması. Bu 4 unsurundan
biri eksik olunca Kur'an olmaz. Binaenaleyh tercüme ve meâllere Kur'an denilemez
ve bunlar Kur'an'ın yerini tutamaz.
Allah, Cebrâil (as) vasıtasıyla bâzan da
başka şekillerde, doğrudan doğruya kelâmını, emir ve iradesini, hikmetlerini
Peygamber Efendimize indirmiş, bunlar Kur'an'ı meydana getirmiştir. Kur'an,
vahyin en yüksek şeklidir.
"Kur'an, şu kitab-ı kebîr-i kâinatın
bir tercüme-i ezeliyesi... Ve âyât-ı tekvîniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin
tercüman-ı ebedîsi... Ve şu âlem-i gayb ve şehâdet kitabının müfessiri... Ve
zeminde ve gökte gizli Esmâ-i İlâhiyyenin mânevî hazinelerinin keşşâfı... Ve
sutûr-u hâdisatın altında muzmer hakâıkın miftahı... Ve âlem-i şehadette âlem-i
gaybın lisanı... Ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden
gelen iltifat-ı ebediye-i Rahmaniyye. Ve hitabat-ı ezeliye-i Sübhâniyyenin hazinesi.
Ve şu İslâmiyet âlem-i mânevîsinin güneşi, temeli, hendesesi. Ve avâlim-i uhreviyyenin
mukaddes haritası... Ve Zât ve Sıfat ve Esmâ ve şuûn-u İlâhiyyenin kavl-i şârihi,
tefsîr-i vâzıhı, bürhân-ı kâtı'ı, tercümân-ı sâtı'ı. Ve şu âlem-i insaniyetin
mürebbîsi. Ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetin mâ' ve ziyâsı. Ve nev'-i beşerin
hikmet-i hakikiyesi. Ve insaniyeti saadete sevkeden hakikî mürşîdi ve hâdîsi.
Ve insana hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet,
hem bir kitab-ı ubûdiyet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem
bütün insanın bütün hâcât-ı mâneviyesine merci' olacak çok kitabları tazammun
eden tek, câmi' bir KİTAB-I MUKADDES'tir. Hem bütün evliyâ ve sıddîkîn ve urefâ
ve muhakkıkînin muhtelif meşreblerine ve ayrı ayrı mesleklerine, her birindeki
meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvîr edecek ve herbir mesleğin mesâkına
muvafık ve onu tasvir edecek birer risale ibraz eden mukaddes bir kütübhâne
hükmünde bir Kitab-ı Semâvîdir. KUR'AN; Arş-ı A'zam'dan, İsm-i A'zam'dan, her
ismin mertebe-i A'zamından geldiği için, bütün âlemlerin Rabbi itibariyle Allah'ın
kelâmıdır. Hem, bütün mevcudâtın İlâhı ünvanıyla Allah'ın fermanıdır. Hem bütün
semâvat ve arzın Hâlikı namına bir hitabdır. Hem Rububiyyet-i Mutlaka cihetinde
bir mükâlemedir. Hem, saltanat-ı âmme-i Sübhâniyye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir.
Hem, Rahmet-i vâsia-i muhîta nokta-i nazarında bir defter-i iltifat-ı Rahmâniyyedir.
Hem, ulûhiyyetin azamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bâzan şifre bulunan
bir muhabere mecmuasıdır. Hem İsm-i A'zamın muhîtinden nüzûl ile Arş-ı A'zam'ın
bütün muhatına bakan ve teftîş eden hikmetfeşân bir Kitâb-ı Mukaddestir. Ve
şu sırdandır ki, "Kelâmullah" ünvanı, kemâl-i liyâkatla Kur'an'a verilmiş
ve daima da veriliyor. Kur'an'dan sonra sair enbiyânın kütüb ve suhufları derecesi
gelir. Sâir nihayetsiz kelimat-ı İlâhiyyenin ise bir kısmı dahi has bir itibarla
cüz'î bir ünvan ile hususî bir tecellî ile cüz'î bir isim ile ve has bir Rububiyyet
ile ve mahsus bir saltanat ile ve hususî bir rahmet ile zâhir olan ilhâmât suretinde
bir mükâlemedir. Melek ve beşer ve hayvanın ilhamları, külliyet ve hususiyet
itibariyle çok muhteliftir. Kur'an, sadece mânası değil, aynı zamanda
lâfızları itibariyle de Peygamberimizin kalbine vahyedilmiştir. Kur'an'a vahy-i
metlûv denilmesi bundandır. Binaenaleyh Kur'an sadece mâna değil, lâfız ile
mânanın bütünüdür. Kur'an, Peygamber Efendimize toptan gelmemiştir. åyet âyet,
sûre sûre nâzil olmuştur.
Kur'an, insanlığın hakikî saadetini te'min
edecek her türlü îtikad, amel ve ahlâk esaslarını ihtiva eder. Hem lâfzı, hem
de mânası itibariyle, en büyük ve ebedi bir mu'cizedir. Peygamberimiz bu hususta şöyle buyurmuştur:
"Hiçbir peygamber yoktur ki, onlara
kendi zamanlarındaki insanların inandıkları kadar mu'cize verilmiş olmasın.
Mu'cize olarak bana verilen ise, ancak Allah'ın bana vahyettiği (Kur'an)dır.
Bunun için kıyâmet gününde ben, peygamberlerin en çok ümmeti bulunanı olacağımı
ümid ederim." Gerçekten de, diğer peygamberlerin mu'cizeleri
devirleri geçtikçe bitmiştir. Kur'an mucizesi ise, kıyâmete kadar bâkîdir. Kur'an-ı
Kerîm'in muhtelif âyetlerinde Kur'an'ın mu'cize olduğu hususu, ısrarla belirtilir:
"De ki, bu Kur'an'ın benzerini meydana
getirmek için insanlar ve cinler bir araya gelseler ve hattâ birbirlerine yardım
da etseler, onun gibisini meydana getiremezler..." (el-İsrâ, 88) Nitekim, Kur'an'ın lâfzındaki üslûb ve belâgata,
şimdiye kadar hiç kimse nazîre getiremediği gibi, bundan sonra da getiremiyecektir...
Kur'an, lâfzı gibi, mânası bakımından da mu'cizedir. Peygamber Efendimiz okuma-yazma
bilmezdi. Kimseden bir şey öğrenmemişti. Bu yüzden ümmî sayılıyordu. Böyle olduğu
halde, onun ortaya koyduğu kitab, en yüksek hakikatları ihtiva etmekte; ilmin
ve tecrübenin yüzyıllarca uğraşarak ortaya koyduğu birçok ilmî gerçekleri 14
asır evvel haber vermektedir. Bu da Kur'an'ın doğrudan doğruya Allah kelâmı
olduğunu göstermektedir. Meselâ, Güneşin kendi etrafında dönerek, ayrıca kendine
bağlı birçok gezegeniyle birlikte sâbit bir noktaya doğru yol aldığı; ehramların
açılıp Fir'avn'ın mumyalarının ortaya çıkarılması gibi ilmî ve arkeolojik keşifler,
son asrın keşifleridir. Halbuki Kur'an bu ve bunun gibi birçok gerçeği, asırlar
öncesinden haber vermiştir. İlim ve fen ne kadar ilerlerse ilerlesin,
Kur'an'a aykırı düşemez. Bil'akis müsbet ve içtimaî ilimlerin ilerlemesi Kur'an'ın
tefsîrini ve açıklanmasını kolaylaştırır. Bediüzzaman'ın ifade buyurduğu gibi "Zaman ihtiyarladıkça Kur'an gençleşmekte; ihtiva ettiği hakikatlar daha
parlak şekilde ortaya çıkmaktadır." Kur'an-ı Kerîm'in diğer bir mu'cizelik
ciheti de, sonradan olacak birçok şeyleri önceden haber vermesidir. Verdiği
haberler, sonradan aynen çıkmıştır. (Bizanslıların ateşperest İranlıları yeneceği;
Mekke'nin fethedileceği haberleri gibi...)
Kur'an-ı Kerîm, insanlara îtikad, ibâdet,
ahlâk, içtimaiyat, iktisad, siyaset, tarih, hukuk, insan, kâinat ve kâinat ötesi
gibi birçok hakikatlerden bahsetmiştir. Kur'an'ın bahsettiği bu hakikatlarîn
en önemlilerini şu şekilde sıralayabiliriz: 1. Kur'an bütün insanları Allah'ın
varlığına, birliğine îmana, yani, tevhid inancına dâvet eder. Zihinlerde Allah'ın
kudret ve azametini tespit edip yerleştirir... 2. İnsanları putperestlik ve
şirkten şiddetle men'eder. Yalnız ve yalnız, tek olan Allah'a ibâdet etmeye
ve O'na hiçbir şey'i şerik koşmamaya dâvet eder... 3. Kur'an insanları ilme,
irfana, tefekküre çağırır. İnsanları gaflet içinde şuursuzca yaşamaktan men'eder.
Allah'ın kudret ve hikmetine dikkat etmelerini, kâinata ve hâdiselere ibret
gözüyle bakmalarını ister. 4. İnsanlara gönderilmiş bâzı peygamberler ve onların
ümmetlerini irşad ve tebliğ tarzları hakkında bilgi verir. Geçmiş ümmetlerin
hallerinden ders almamızı söyler. 5. İnsanların nefislerine esir olmamalarını,
dünyayı âhirete tercih etmemelerini, dünyada her an imtihan içinde olduklarını
unutmamalarını bildirir. 6. Müslümanların dinlerinde sebat etmelerini, daima
hakka tâbi olup hakkı savunmalarını, düşmanları karşısında kuvvetli olmalarını
tavsiye eder. 7. İçtimaî, iktisadî ve siyasî hayatta tâkip edilmesi gereken
temel esasları ve saadet düsturlarını haber verir. 8. İnsanlar arasında adalet,
istikamet, tevâzu', sevgi ve şefkat, ihsan, afv, edeb ve eşitlik gibi ahlâkî
değerleri tavsiye eder. İnsanları zulümden, hıyânetten, kibirden, cimrilikten,
intikam duygularından, katı yüreklilikten, fuhşiyattan, haramdan men'eder. 9.
Allah'ın kâinata koymuş olduğu kanunların değişmeyeceğini, muvaffakıyet için
bu kanunlara riayet etmenin lüzumunu anlatır. İnsana kendi gayret ve çalışmasından
başka hiçbir şey'in fayda vermiyeceğini bildirir. 10. İslâm'a uyanların Cennete,
uymayanların ise Cehenneme gireceğini bildirir. Bu dünyanın, âhiretteki ebedî
Cenneti ve saadeti kazandıracak bir imtihan meydanı olduğunu haber verir
Bir müslüman olarak Kur'an'a karşı ilk vazifemiz,
onun ve ihtiva ettiği hakikatların hak olduğunu tasdik etmektir. Daha sonra,
onu okumak, mânasını anlamak ve emirlerini tatbik edip yaşamak, ulvî düsturlarını,
ferd ve cem'iyet olarak hayatımıza hâkim kılmak gibi diğer vazifeler gelir.
Her müslümanın, namazı câiz olacak kadar
Kur'an'dan bir bölüm ezberlemesi farz-ı ayndır. Fâtiha sûresiyle birlikte başka
bir sûreyi daha ezberlemek vâcibdir. (Bununla farz da yerine getirilmiş olur).
Kur'an-ı Kerîm'in bütününü ezberlemek ise, farz-ı kifâyedir. Yani bir kısım
müslümanların hâfız olması, diğer müslümanları mes'ûliyetten kurtarır. Ancak
Kur'an'ı ezbere bilen hiç kimse kalmazsa bütün müslümanlar mes'ul olur. Kur'an'ı namaz dışında yüzünden okumak,
ezbere okumaktan daha faziletlidir. Zira bu okuyuşa hem göz, hem de dil iştirâk
eder. Tefekküre de daha müsaittir. Ezbere okumaya ise sadece dilin iştirâki
vardır. Kur'an'ı namaz dışında da, kıbleye yönelerek, temiz giyimli olarak ve
edeblice oturarak okumak müstehabtır. * Okumaya başlarken Eûzü-Besmele çekilmesi
de yine müstehabdır. Kur'an'ı yüzünden abdestli olarak
okumak farzdır. Çünkü abdestsiz Kur'an'a el sürülmez. Kur'an'ı ayda bir
defa hatmetmek, umumiyetle güzel görülmüştür. Senede 1, 40 günde bir, haftada
1 hatmi tercih edenler de vardır. Ancak 3 günden az zamanda hatim caiz görülmemiştir.
Çünkü bu takdirde Kur'an'ı sür'atli okumaktan dolayı mânasını düşünmek kâbil
olmaz, ayrıca telâffuz hatâları yapılabilir. Kur'an-ı Kerîm'i dinlemek
farz-ı kifâyedir. Bir mecliste Kur'an okunurken, dinliyenin bulunması, dinlemeyenlerden
mes'uliyeti kaldırır. Ancak başka işlerle meşgul olan kimselerin yanında yüksek
sesle Kur'an okunması uygun görülmemiştir. Kur'an okumak, nafile ibâdet yapmaktan;
Kur'an'ı sesli okumak ise, sessiz okumaktan efdaldir. Bir kimse, yürürken
veya bir iş görürken Kur'an okuyabilir. Yalnız bu hâlin Kur'an'ı gafletle okumağa
sebeb olmaması gerekir. Bil'akis okuduğu Kur'an, onu gaflete dalmaktan sıyırmalıdır.
Namaz kılınması mekruh olan vakitlerde dua, tesbih, Peygamberimize salât ü selâm,
Kur'an okumaktan efdaldir. Kur'an'ı güzel sesle ve tecvidle okumak müstehabdır.
Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde "Kur'an'ı seslerinizle tezyîn
ediniz" buyurmuştur. Kur'an'ı tecvide aykırı şekilde nağmelerle
okumak câiz değildir. Kelimeleri değiştiren, mânayı bozan okumalar da haramdır.
Kur'an okumayı öğrenmiş olan kimse, sonradan yüzünden okuyamıyacak derecede
unutsa günahkâr olur. Kur'an'ı okumak gibi, başkasına okutmak, öğretmek
de sevabı çok bir ibâdettir. * Ücretle Kur'an okumayı bâzı âlimler caiz görmüşse
de, bunu bir geçim yolu olarak benimsemekten kaçınmak gerekir. Yırtık ve eski
olup kullanılmayan mushaf yakılmaz. Temiz beze sarılıp toprağa gömülür. Yahut
toz gelmeyen temiz bir yere konur. (Tatarhâniye'den). Kur'an okumak ve okutmanın fazileti ile
ilgili olarak hadîs-i şeriflerde şöyle buyurulmuştur: Ebû Mûsâ el-Eş'ari (ra) Hz. Peygamberin
şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Kur'an'ı okuyan ve gereğini olduğu
gibi tatbik eden mü'min, kokusu hoş, tadı güzel turunç meyvesi gibidir. Kur'an
okumayan, fakat gereğini tatbik eden mü'min, tadı olan ve fakat kokusu bulunmayan
hurmaya benzer. Kur'an okuyan, fakat gereğini tatbik etmeyen münâfık da, sadece
kokusu hoş olan fesleğen gibidir. Kur'an okumayan münâfık da, tadı acı ve kokusu
çirkin Ebû Cehil karpuzuna benzer." "Ümmetimin yapacağı en faziletli
ibâdetlerden biri de Kur'an-ı Kerîm'i yüzüne bakarak okumasıdır." "Kul, Kur'an-ı Kerîm'i hatmettiği zaman
hatim duası esnasında 10 bin melek ona bağış talebinde bulunur." "Şu ibâdet işinde gözlerinizin
hazzını verin... O da Mushaf'a bakarak okumak ve üstünde tefekkür etmek, acâibatından
ibret ve ders almaktır." "Evlerinizde Kur'an okumayı artırınız.
Bir ev ki, onda Kur'an okunmaz, o evin hayrı azalır, şerri çoğalır. Ehline darlık
gelir..." "Kur'an'ı oku, yasak ettiği şeyleri
anla. Şayet okuman seni yasaklardan almıyorsa, onu okumuş, anlamış sayılmazsın." "Oruç ve Kur'an, kıyâmet günü
kula şefaat edecekler. Oruç diyecek ki: - Ey Rabbim, ben onu yemekten ve şehevî
şeylerden gündüzleri alıkoydum. Ona şefaatimi kabûl buyur. Kur'an da diyecek:
- Ey Rabbim, onu geceleri uykudan aldım. Ona şefaatimi kabûl buyur. Şefaatleri
kabul buyurulur." "Herhangi bir cemaat, Allah'ın evlerinden birinde
toplanır, Allah'ın Kitabını okur ve mânasını aralarında anlamaya çalışırlarsa,
onlara sakînet (kalb huzuru ve itmi'nan) iner. Kendilerini rahmet kaplar, çevrelerini
melekler sarar ve Allah Teâlâ yanında bulunanlara onları anlatır." "Kur'an hâfızları, ehl-i Cennetin reisleridir."
Okunan Kur'an'ın, insan ruhuna hâkim olması
ve onu mânen yükseltmesi için, dikkat edilmesi gereken bâzı hususlar vardır.
Bu hususları şu şekilde sıralayabiliriz: 1. Okunan Kur'an'ın büyüklük ve ulviyetini
anlamak... Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Eğer biz Kur'an'ı bir dağın
üzerine indirseydik, muhakkak o dağı, Allah korkusundan baş eğmiş ve parçalanmış
görürdün..." (el-Haşr, 21) Allah, dağların bile çekemiyeceği
bir yükü, insanlara vermiş olduğu kabiliyet ile taşıtmaktadır. Şu halde Kur'an
okuyan kimse, ilk olarak, okuduğu kelâmın azamet ve ulviyetini idrâk etmelidir.
2. Mütekellimi tâzim: Kur'an okuyan kimse, o Kur'an'ın sâhibinin (mütekelliminin)
Allah olduğunu düşünmeli, okuduklarının bir beşer sözü olmadığını her an hatırlamalıdır.
3. Kur'an'ı kalb huzuru içinde okumak, nefsin dedikodularını terk etmek... Bir
âlime, "Sen Kur'an okurken gönlüne başka şeyler gelir mi?" diye sorulmuş.
O da "Benim için Kur'an'dan daha sevimli bir şey yoktur ki hâtırıma gelsin"
şeklinde cevab vermişler. 4. Tedebbür (okuduğu hakikatları düşünmek)... İnsanın
bâzen Kur'an'ı, üzerinde düşünmeden okuduğu olur. Halbuki Kur'an kırâetinden
esas maksad, onu düşünmek, ders ve ibret almaktır. Düşünmeye imkân verdiği için,
Kur'an'ı ağır ağır okumak sünnet kabûl edilmiştir. Hazret-i Ali, "Anlamadan
yapılan ibâdette, düşüncesiz yapılan kırâette hayır yoktur" demiştir. Peygamber
Efendimiz ål-i İmran sûresinin 90. âyetini okumuş, daha sonra da: "Bu âyeti
ağzınada okuyup (veya geveleyip) de üzerinde düşünmeyenin veyl hâline..." buyurmuştur. 5. Tefehhüm (anlamak)... Kur'an okuyan kişi, okuduğu kısmın mânâsını
imkân nisbetinde anlamaya da çalışmalıdır. 6. Kur'an'ı anlayışa mâni olan hallerden
uzaklaşmak... Kur'an'ın mânâsını anlamaya mâni hallerin başlıcaları şunlardır:
a) Taklid ve taassub: Bâzı fikirlere taassubla bağlanmak veya taklid yoluyla
bilgi edinmek, Kur'an'daki inceliklerin keşfine ve anlaşılmasına mâni olur.
b) Kibir, günahta ısrar veya dünyanın geçici heveslerine iptilâ gibi haller
de, Kur'an'ın hakikatlerini anlamaya perde olur.
Bir Kur'an mualliminden, çok genç bir delikanlı
ders almaktaymış. Bu delikanlının benzinin cidden solgun olduğunu farkedenler,
hocaya demişler ki: "Bu genç Kur'an okumak için bütün gece uyanık duruyor
ve Kur'ân'ı bir gece zarfında hatmediyor." Bunun üzerine hoca sormuş: -Oğlum,
haber aldım ki, sen bütün gece uyanık duruyor ve Kur'an'ı hatmediyormuşsun.
Delikanlı bu söylenenin doğru olduğunu bildirince, hoca: - Oğlum, şu halde bütün
gece zarfında Kur'an okurken beni önünde farzet ve namazda bana Kur'an okuyormuş
gibi yap, fakat beni hiç hâtırından çıkarma, demiş. Genç talebe bu teklifi kabul
etmiş ve sabah olunca aralarında şu konuşma geçmiş: -Dediğimi yaptın mı? - Evet
efendim. -Kur'an'ı hatmedebildin mi? - Hayır, yarısından fazlasını okuyamadım.
- Oğlum, o halde bu gece, Hz. Peygamberden Kur'an'ı dinlemiş olan herhangi bir
sahâbîyi düşünerek oku. Dikkatli ol, çünkü sahâbîler Kur'an'ı bizzat Hazret-i
Peygamberden dinlemiştir. Bu sebeble okurken sakın hatâ işleme. Delikanlı "peki"
dedikten sonra, o gece yine Kur'an okumuş, fakat bu sefer ancak dörtte birini
okuyabildiğini hocasına söylemiş. Ertesi gece için de hocası onun bu sefer bizzat
Hazret-i Peygamberi düşünerek okumasını tavsiye etmiş, genç adam da öyle yapmış,
fakat Kur'an'ın sadece bir cüz'ünü okuyabildiğini fark etmiş. Nihayet, şeyh
ona: - Oğlum, bu gece de Allah'a tevbe et ve kendini hazırla... Ve Allah'ın
huzurunda Kur'an okuduğunu düşün... demiş. Ertesi gün, hoca, talebesinin gelmesini
beklemiş, fakat gelen olmamış. Durumu öğrenmek üzere gönderdiği bir adam, gencin
hasta yattığı haberini getirince, üstad bizzat giderek talebesini ziyaret etmiş
ve onu ağlarken bulmuş. Genç adam hocasına: -Hocam, Allah size çok sevablar
ihsân eylesin. Ben şimdiye kadar Kur'an'ı yalan yanlış okuduğumu, ancak bu son
gece fark ettim. Çünkü Fâtiha sûresini açıp okumak istediğim zaman "Ancak
sana ibâdet ederiz" âyetine gelince, kendi nefsime bir baktım ve Cenâb-ı
Hakk'ı bu âyetle tasdik ettiğimi göremedim. Bu sebeble de "Ancak sana ibâdet
ederiz" (İyyâke na'büdü) demekten, (yani bu âyeti okumaktan) utandım...
Mütemâdiyen "Mâliki yevmiddîn" âyetine kadar gelip bir türlü "İyyâke
na'büdü" âyetini okuyamadım... Böylece rükûa vardığım zaman, artık tan
yeri ağarmıştı..." demiş. İbnü'l-Arabî'nin rivâyetine göre, bu delikanlı
bir saat sonra rûhunu teslim etmiş. Bir müddet sonra da üstad, bu gencin kabrini
ziyârete gittiği zaman, mezardan şu sesin geldiğini işitmiş: - Ey üstâdım, ben
diri (olan Allah'ın) indinde diriyim. Allah beni herhangi bir bakımdan hesâba
çekmedi...
|